Volkan Hacıoğlu’nun dördüncü şiir kitabı Budapeşte Radyosu üzerine Ercan
Dalkılıç'la yaptığı söyleşi, 4 Mart 2016 tarihinde Aydınlık Kitap ekinde “Uzun
Dönemde Mutlaka İyi Şiir Kazanır” manşeti ile yayımlandı.
Şöyleşinin tam metnini aşağıda
okuyabilirsiniz.
Ralph Waldo Emerson başta olmak üzere Percy Bysshe
Shelley, Leigh Hunt gibi birçok önemli şairi Türkçeye kazandıran, kendi de bir
şair olan ve geçtiğimiz günlerde dördüncü şiir kitabı Budapeşte Radyosu’nu (2016) çıkaran Volkan Hacıoğlu ile
keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Babanız Muammer Hacıoğlu da bir şair, şiire başlamanızda babanızın
hiç etkisi oldu mu? Nasıl başladınız şiire?
‘Şiire başlamak’ benim için belirli bir yaş ya da zamanla
ilgili değil. Onun yerine şiirin içine doğduğumu söyleyebilirim. Babamın kendi
şair kişiliğinden çok, içine doğmuş olduğum sanat ortamının ve edebiyat
çevresinin üzerimdeki etkisi büyük oldu. Babamın hayatına damgasını vuran
Beyoğlu’nda büyüdüm. Küçük yaşta dönemin birçok önemli şairini, yazarını,
tiyatrocusunu, öykücüsünü kitaplarından önce şahsen tanıma olanağım oldu. Faruk
Nafiz Çamlıbel, babamın şiirini beğenirdi. Babam da Çamlıbel’in şiirini
severdi. Babama Faruk Nafiz Çamlıbel’in o uzun “Han Duvarları” adlı şiirini çok
küçük yaşlarda ezberden defalarca okurdum. O da hiç sıkılmadan defalarca
dinlerdi. “Han Duvarları”nı ezbere okuyan bir kuşak vardı. Küçük yaşlardan
itibaren şiiri büyük bir ahenk olarak algıladım. Söz’ün bir ‘özdeğer’i
olmalıydı. Seslerin tınısı kalbi titretmeliydi. Şiir aslında ruh çağırmak gibi
bir şeydi. Şiir yazmak eşyanın, zamanın, insanın ve her şeyin ruhunu ‘bugün
burada’ olana çağırmak ve ona yeni bir şekil kazandırmaktı. Poetik altyapı
bilinçaltımda böyle oluştu.
Şiire yeni başladığınız yıllarda sizi motive eden bir
olay var, bu çok da değerli bir anı aslında, bizimle paylaşır mısınız?
Yıllar önce bir gün telefonum çaldı. Açtım. Fazıl Hüsnü
Dağlarca, “Volkan” dedi, “bana kendi şiirinden bir dize oku.” Bir an
duraksadım. “Şair adamın aklında bir dizesi olmaz mı?” diye sordu. Aklımda
dizeler vardı elbette. Hemen birini okudum: “O karanlık ki uyku üzre sonsuzdu
an.” Yanında başka bir şair vardı. Okuduğum dizeyi ona tekrarladı ve “işte bak
adam şair,” diye ekledi. Sonra bana telefonda “Şiiri bırakma” dedi. Ve telefonu
kapattı. Hayatımda yaşadığım en ilginç ve en güzel diyaloglardan biriydi. Bir
daha görüşemedik. Ondan bana kalan en büyük miras “Şiiri bırakma” sözü oldu. Bu
sözü tutmak boynumun borcu.
Şiirlerinizin hemen hepsinde bir epigraf dikkati çekiyor,
bunun yanında çok fazla metinlerarasılık kullandığınız görülüyor. Budapeşte Radyosu (2016) özelinde söyleyecek olursak; birçok önemli ressamın eseri de eşlik
ediyor eserinize… Nasıl bir şiirin mirasçısısınız siz?
Lautréamont’un bir sözünü çok severim: “Şiiri bir kişi
değil herkes yazar,” der. Şiirin oluşumunda bazen bir roman cümlesinden, bazen
bir resmin ya da filmin bende uyandırdığı etkiden yola çıkarak ilerlerim.
Çağrışımlar çok güçlü olmalıdır. Bunun için Kitaplarla Hayat arasında büyük bir
diyalog kurarım. Metinlerarasılık bu noktada işlerlik kazanır. Sevgilimden
ayrıldığımda bir “Beckett sessizliği”ne gömülürüm. Çünkü o duyguyu anlatmak
için sadece ‘sessizlik’ yetmez. Resim ile şiir arasındaki benzerlik bilinir.
Dante Gabrielle Rossetti’nin resimlerini tamamlayan şiirleri vardır. Bir
kitapta birbiriyle uyumlu bir biçimde yan yana gelen bir resim ve bir şiirden daha
baş döndürücü bir şey düşünemiyorum. Budapeşte Radyosu’nda birbirleriyle uyumlu
şiirlerle resimleri yan yana koyarak bu etkiyi yaşamak ve yaşatmak istedim. Her
şair yazılan her iyi şiirin doğal mirasçısıdır. Ben daha çok Santayana,
Emerson, Leopardi, Pessoa ve Borges çizgisindeki “entelektüel şiir”in izlerini
sürüyorum.
Yeni yayımlanan Budapeşte Radyosu
adlı kitabınızın temel izleklerinden kısaca bahseder misiniz?
“Budapeşte Radyosu” dördüncü şiir kitabım. 50'li yıllarda
Nâzım Hikmet'in ve 70'li yıllarda babam şair Muammer Hacıoğlu'nun şiirlerinin
okunduğu Budapeşte Radyosu'nun nostaljik hatırası ile yakın zamanda ziyaret
ettiğim Budapeşte şehrinin üzerimdeki izlenimlerinin şiirleştiği bir kitap
oldu. Kitapta tarih, roman, hikâye, estetik, tiyatro gibi farklı sanatsal
formlardan yararlandım. Şiirin şimdiki zamanını hayatın ve hatıraların ‘mişli’
geçmiş zamanıyla birleştirirken çağımızın sorunlarına da eleştirel
yaklaşıyorum. Sonuçta, ortaya, radyo olarak da ‘dinlenebilecek’ bir kitap ya da
kitap olarak da okunabilecek bir ‘radyo’ çıktı. Şiirin tarihten günümüze kadar
gelen sesinin hayatın üzerinde yankılandığı bir frekans tutturduğumu
düşünüyorum.
Son dönemde en fazla ucuzlaştırılan edebî türlerden biri
şiir… Hâli bu açıdan vahim şiirin; iki veciz aşk tümcesi şiir yerine geçiyor.
Bu kitaplar çok satanlar arasında yerini alıyor. Bu konu hakkındaki görüşünüzü
merak ediyorum.
Kötü şiirin iyi şiiri kovması kısa dönemde mümkünse de
uzun dönemde mutlaka iyi şiir kazanır. Şiir kültürü kolay edinilen bir şey
değil; estetik, tarih, felsefe, müzik vb. alanlarda bilgi sahibi olmayı
gerektiriyor. Bunların hepsi zaman ve yatırım işi. İnsanlar genel olarak
zahmetle elde edilen zevklerden kaçıyorlar. Daha kolay yoldan alabilecekleri
keyiflerle yetiniyorlar. Şiiri aforizma gibi algılamak riskli bir şeydir. Şiir
her şeyden önce bütünlüklü ve derinlikli bir eserdir. Fakat sıkı bir şiir
genellikle sıkıcı olarak algılanıyor. ‘Sıkı şiir’ ile ‘sıkıcı şiir’ arasındaki
fark ancak estetik bilgisi ile kapatılabilir. Daha kestirmeden söyleyecek
olursak, estetik bilgisi olmadan şiir olmaz. Çok satanlar konusunda ise
söylenecek fazla bir şey yok. Piyasanın dinamikleri ile şiirin dinamikleri
radikal bir şekilde farklıdır.
Peki, şiirimiz nereye gidiyor? Büyük şairler çıkaran edebiyatımız
artık o eski pırıltılı günlerine dönemeyecek mi?
Şiirimizin evreleri birbirinden değerli verimlerle dolu.
Karamsar olmak için hiçbir neden yok. “Büyük şair” algıları ve tanımları çağdan
çağa değişmektedir. Kendi zamanında büyük şair olarak algılanan birçok şair
bugün ‘büyük şair’ olarak görülmemektedir. Bunun tam tersi de mümkündür. Zaman
farklı bir boyuttan yansıyan sihirli bir aynadır. Bazen gözümüze cüce olarak
görünenler süreç içerisinde bir perspektif kazanıp o sihirli aynada giderek
devleşirken, gözümüzde büyüttüğümüz kimi gulyabaniler de günden güne perspektif
kaybedip giderek küçülürler. Zamanın illüzyonu budur: Geçmekte olanı durdurur
geri çevirir, durmakta olanı harekete geçirir. Ve her şeye sürekli farklı bir
perspektif kazandırarak kimini büyütür kimini küçültür, kimini ise yok eder! Bu
ben de olabilirim, bir başkası da olabilir. “Ben bir başkasıdır,” diyen şair
için bunun hiçbir önemi yok.