Söyleşi @ Aydınlık Gazetesi, Kitap Eki, Ercan Dalkılıç & Volkan Hacıoğlu | Manşet: “Uzun Dönemde Mutlaka İyi Şiir Kazanır” • 4 Mart 2016, s. 6


Hacıoğlu V.

  • Etkinlik Alanı: Görüntü Sanatları
  • Etkinlik Türü: Gösteri
  • Gösterim: Etkinlik
  • Ülke / Şehir Türkiye / İstanbul
  • Tarih: 01 Mart 2016
  • Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
  • Araştırma Alanı: Etik, Modern felsefe, Epistemoloji, Toplum felsefesi, Dil felsefesi, Tarih Felsefesi, Felsefe Tarihi, Estetik, Fenomenoloji, Hermenetik, Sosyal ve Beşeri Bilimler, Felsefe, Tarih, Psikoloji, Deneysel Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Sosyoloji, Kitle İletişimi ve Araçları, Gazetecilik, Halkla İlişkiler, Reklamcılık ve Tanıtım, İletişim Bilimleri, İletişim Sanatları, Radyo, Sinema ve Televizyon, Basım ve Yayımcılık, Medya ve İletişim Sistemleri, İletişim Tasarımı, İnteraktif Medya Tasarımı, Kütüphanecilik, Dil ve Edebiyat, Türk Dili ve Edebiyatı, Batı Dilleri ve Edebiyatları, Doğu Dilleri ve Edebiyatları, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri, Dilbilim, Mütercim-Tercümanlık, Sanat, Resim, Sahne ve Görüntü Sanatları, Sahne Sanatları, Sahne Tasarımı, Tiyatro, Sinema-TV-Fotoğraf, Müzik, Kompozisyon, Güzel Sanatlar, Sanat Yönetimi, Sanat ve Tasarım, Tasarım Çalışmaları, Grafik Tasarım
  • Özet:

    Volkan Hacıoğlu’nun dördüncü şiir kitabı Budapeşte Radyosu üzerine Ercan Dalkılıç'la yaptığı söyleşi, 4 Mart 2016 tarihinde Aydınlık Kitap ekinde “Uzun Dönemde Mutlaka İyi Şiir Kazanır” manşeti ile yayımlandı.


    Şöyleşinin tam metnini aşağıda okuyabilirsiniz.

     

    Ralph Waldo Emerson başta olmak üzere Percy Bysshe Shelley, Leigh Hunt gibi birçok önemli şairi Türkçeye kazandıran, kendi de bir şair olan ve geçtiğimiz günlerde dördüncü şiir kitabı Budapeşte Radyosu’nu (2016) çıkaran Volkan Hacıoğlu ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

     

    Babanız Muammer Hacıoğlu da bir şair, şiire başlamanızda babanızın hiç etkisi oldu mu? Nasıl başladınız şiire?

     

    ‘Şiire başlamak’ benim için belirli bir yaş ya da zamanla ilgili değil. Onun yerine şiirin içine doğduğumu söyleyebilirim. Babamın kendi şair kişiliğinden çok, içine doğmuş olduğum sanat ortamının ve edebiyat çevresinin üzerimdeki etkisi büyük oldu. Babamın hayatına damgasını vuran Beyoğlu’nda büyüdüm. Küçük yaşta dönemin birçok önemli şairini, yazarını, tiyatrocusunu, öykücüsünü kitaplarından önce şahsen tanıma olanağım oldu. Faruk Nafiz Çamlıbel, babamın şiirini beğenirdi. Babam da Çamlıbel’in şiirini severdi. Babama Faruk Nafiz Çamlıbel’in o uzun “Han Duvarları” adlı şiirini çok küçük yaşlarda ezberden defalarca okurdum. O da hiç sıkılmadan defalarca dinlerdi. “Han Duvarları”nı ezbere okuyan bir kuşak vardı. Küçük yaşlardan itibaren şiiri büyük bir ahenk olarak algıladım. Söz’ün bir ‘özdeğer’i olmalıydı. Seslerin tınısı kalbi titretmeliydi. Şiir aslında ruh çağırmak gibi bir şeydi. Şiir yazmak eşyanın, zamanın, insanın ve her şeyin ruhunu ‘bugün burada’ olana çağırmak ve ona yeni bir şekil kazandırmaktı. Poetik altyapı bilinçaltımda böyle oluştu.

     

     

    Şiire yeni başladığınız yıllarda sizi motive eden bir olay var, bu çok da değerli bir anı aslında, bizimle paylaşır mısınız?

     

    Yıllar önce bir gün telefonum çaldı. Açtım. Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Volkan” dedi, “bana kendi şiirinden bir dize oku.” Bir an duraksadım. “Şair adamın aklında bir dizesi olmaz mı?” diye sordu. Aklımda dizeler vardı elbette. Hemen birini okudum: “O karanlık ki uyku üzre sonsuzdu an.” Yanında başka bir şair vardı. Okuduğum dizeyi ona tekrarladı ve “işte bak adam şair,” diye ekledi. Sonra bana telefonda “Şiiri bırakma” dedi. Ve telefonu kapattı. Hayatımda yaşadığım en ilginç ve en güzel diyaloglardan biriydi. Bir daha görüşemedik. Ondan bana kalan en büyük miras “Şiiri bırakma” sözü oldu. Bu sözü tutmak boynumun borcu.

     

     

    Şiirlerinizin hemen hepsinde bir epigraf dikkati çekiyor, bunun yanında çok fazla metinlerarasılık kullandığınız görülüyor. Budapeşte Radyosu (2016) özelinde söyleyecek olursak; birçok önemli ressamın eseri de eşlik ediyor eserinize… Nasıl bir şiirin mirasçısısınız siz?

     

    Lautréamont’un bir sözünü çok severim: “Şiiri bir kişi değil herkes yazar,” der. Şiirin oluşumunda bazen bir roman cümlesinden, bazen bir resmin ya da filmin bende uyandırdığı etkiden yola çıkarak ilerlerim. Çağrışımlar çok güçlü olmalıdır. Bunun için Kitaplarla Hayat arasında büyük bir diyalog kurarım. Metinlerarasılık bu noktada işlerlik kazanır. Sevgilimden ayrıldığımda bir “Beckett sessizliği”ne gömülürüm. Çünkü o duyguyu anlatmak için sadece ‘sessizlik’ yetmez. Resim ile şiir arasındaki benzerlik bilinir. Dante Gabrielle Rossetti’nin resimlerini tamamlayan şiirleri vardır. Bir kitapta birbiriyle uyumlu bir biçimde yan yana gelen bir resim ve bir şiirden daha baş döndürücü bir şey düşünemiyorum. Budapeşte Radyosu’nda birbirleriyle uyumlu şiirlerle resimleri yan yana koyarak bu etkiyi yaşamak ve yaşatmak istedim. Her şair yazılan her iyi şiirin doğal mirasçısıdır. Ben daha çok Santayana, Emerson, Leopardi, Pessoa ve Borges çizgisindeki “entelektüel şiir”in izlerini sürüyorum.

     

     

    Yeni yayımlanan Budapeşte Radyosu adlı kitabınızın temel izleklerinden kısaca bahseder misiniz?

     

    “Budapeşte Radyosu” dördüncü şiir kitabım. 50'li yıllarda Nâzım Hikmet'in ve 70'li yıllarda babam şair Muammer Hacıoğlu'nun şiirlerinin okunduğu Budapeşte Radyosu'nun nostaljik hatırası ile yakın zamanda ziyaret ettiğim Budapeşte şehrinin üzerimdeki izlenimlerinin şiirleştiği bir kitap oldu. Kitapta tarih, roman, hikâye, estetik, tiyatro gibi farklı sanatsal formlardan yararlandım. Şiirin şimdiki zamanını hayatın ve hatıraların ‘mişli’ geçmiş zamanıyla birleştirirken çağımızın sorunlarına da eleştirel yaklaşıyorum. Sonuçta, ortaya, radyo olarak da ‘dinlenebilecek’ bir kitap ya da kitap olarak da okunabilecek bir ‘radyo’ çıktı. Şiirin tarihten günümüze kadar gelen sesinin hayatın üzerinde yankılandığı bir frekans tutturduğumu düşünüyorum.

     

     

    Son dönemde en fazla ucuzlaştırılan edebî türlerden biri şiir… Hâli bu açıdan vahim şiirin; iki veciz aşk tümcesi şiir yerine geçiyor. Bu kitaplar çok satanlar arasında yerini alıyor. Bu konu hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum.

     

    Kötü şiirin iyi şiiri kovması kısa dönemde mümkünse de uzun dönemde mutlaka iyi şiir kazanır. Şiir kültürü kolay edinilen bir şey değil; estetik, tarih, felsefe, müzik vb. alanlarda bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Bunların hepsi zaman ve yatırım işi. İnsanlar genel olarak zahmetle elde edilen zevklerden kaçıyorlar. Daha kolay yoldan alabilecekleri keyiflerle yetiniyorlar. Şiiri aforizma gibi algılamak riskli bir şeydir. Şiir her şeyden önce bütünlüklü ve derinlikli bir eserdir. Fakat sıkı bir şiir genellikle sıkıcı olarak algılanıyor. ‘Sıkı şiir’ ile ‘sıkıcı şiir’ arasındaki fark ancak estetik bilgisi ile kapatılabilir. Daha kestirmeden söyleyecek olursak, estetik bilgisi olmadan şiir olmaz. Çok satanlar konusunda ise söylenecek fazla bir şey yok. Piyasanın dinamikleri ile şiirin dinamikleri radikal bir şekilde farklıdır.

     

     

    Peki, şiirimiz nereye gidiyor? Büyük şairler çıkaran edebiyatımız artık o eski pırıltılı günlerine dönemeyecek mi?

     

    Şiirimizin evreleri birbirinden değerli verimlerle dolu. Karamsar olmak için hiçbir neden yok. “Büyük şair” algıları ve tanımları çağdan çağa değişmektedir. Kendi zamanında büyük şair olarak algılanan birçok şair bugün ‘büyük şair’ olarak görülmemektedir. Bunun tam tersi de mümkündür. Zaman farklı bir boyuttan yansıyan sihirli bir aynadır. Bazen gözümüze cüce olarak görünenler süreç içerisinde bir perspektif kazanıp o sihirli aynada giderek devleşirken, gözümüzde büyüttüğümüz kimi gulyabaniler de günden güne perspektif kaybedip giderek küçülürler. Zamanın illüzyonu budur: Geçmekte olanı durdurur geri çevirir, durmakta olanı harekete geçirir. Ve her şeye sürekli farklı bir perspektif kazandırarak kimini büyütür kimini küçültür, kimini ise yok eder! Bu ben de olabilirim, bir başkası da olabilir. “Ben bir başkasıdır,” diyen şair için bunun hiçbir önemi yok.