Türk Dilinin Tarihsel Serüveni Algılar ve Gerçekler
Akademik Araştırmalar Yayınevi, İstanbul, 2018
- Publication Type: Book / Research Book
- Publication Date: 2018
- Publisher: Akademik Araştırmalar Yayınevi
- City: İstanbul
- Istanbul University Affiliated: Yes
Abstract
Dil, milli tarihin bireye bağışladığı en büyük mirastır. Bu mirasa yabancılaşma, bireyin içinde yaşadığı topluma yabancılaşmasına neden olmaktadır. İçinde yaşanılan topluma yabancılaşmadan, uyum sağlayarak, sosyalleşerek yaşamını sürdürmesi için bireyin o toplumun dilini, inancını ve bütün diğer değerlerini benimsemesi gerekmektedir. Toplumsal uyumu sağlayan bütün bu değerler kuşaklara dille aktarılabilmektedir. Aynı dili konuşan insanların aynı kültürü paylaştıkları, aynı değerlere ve ulusal ruha sahip oldukları açıktır. Dolayısıyla millet bilincinin oluşmasında ve bu bilincin geleceğe taşınmasında da ortak dilin yerini başka hiçbir öge tutamaz. Türkçe de Türk milletinin binlerce yıllık geçmişinden gelen ortak bir yazgı ve ulusal emanettir. Türkçe sayesinde ulus, bireylerini, milli kimlik kazandırarak geçmişten bugüne ve geleceğe yönlendirebilmektedir. Günümüzde dillerin sözcük dağarcığının genişliğinden yola çıkarak bir üstün dil algısı oluşturulmak istenmektedir. Oysa bir dilin söz varlığının bir başka dilden fazla olması, o dili üstün yapmaz. Söz varlığı geniş olan İngilizce, Arapça ya da başka bir dil üstün değildir. Dillerin büyüklüğünün belki tek ölçütü, uygarlığa yaptıkları katkılardır. Bu gerçeklikten yola çıkıldığında, uygarlığa benzersiz katkıları olan büyük dillerin varlığı, inkâr edilemez. İşte Türkçe de bozkır kültüründen büyük imparatorlukların kültür diline evrilen tarihsel serüveni ile büyük bir dildir. Türk dili, Altay dağları ve Ötüken’den doğup bir süre Asya bozkırında parladıktan sonra daha çok batıya akmıştır. Göktürk, Uygur, Karahanlı ve Selçuklu ile görkemli bir tarihsel geçmişi yaşamış; Osmanlı ile imparatorluk dili olmuştur. Onlarca devlet ve imparatorluğun kültür dili olan bu dil, bugün de uygarlığa benzersiz katkısını sürdürmektedir. Çağdaş dil bilimi kuramlarına göre dil bir ürün değil bir süreçtir. Bir süreç olarak dil değiştirilen ve dönüştürülen bir varlıktır. Dilin canlı bir organizma olduğu ve kendi kendini geliştirdiği ise çok yinelenen bir yanılgıdır. Toplum ya da dil ihtiyaç karşısında kendi başına hemen harekete geçip sözcük türetebilen, bir organizma değildir. Dili canlı kılan ona sahip çıkan ve yerinde müdahalelerle onu değiştirip geliştiren ulusal bilince sahip dil bilimciler ve daha da ötesi o dilin sahibi olan millettir. Son yüzyılda toplumumuzdaki bir diğer yanılgı da dile sahip çıkmanın onu yabancı kültürlerin ve dillerin sömürüsüne karşı korumanın ideolojik bir tarafının olduğudur. Dildeki Türkçe olmayan ya da Türkçeye yabancı kalmış yapı ve kuralları dilden uzaklaştırmayı siyasal bir görüşle ilişkilendirmek bütünüyle temelsizdir. Buna karşın Türkçe daha Göktürk döneminde iki dost halk olan Tohar ve Soğdlar üzerinden eski Hind-Avrupa kökenli sözcüklerle tanışmıştı. Uygur çağında ise bu kez kabul edilen yeni dinlerle özellikle dinsel terminoloji üzerinden yüzlerce Sanskritçe ve Çince sözcük Türkçeye aktı. İslamlıkla birlikte iki kadim dil Arapça ve Farsçayla yeni bir etkileşim başlamış ve Türkçe bütün Orta Asya, Orta Doğu ve Ön Asya’nın parlak uygarlıklarının mirasını bin yıl taşımıştır. İşte Türkçenin bu bin küsur yıllık İslam dairesindeki parlak geçmişi; son bir yüzyıldır köhne, gerici, çağ dışı bir kültürün dil üzerindeki kalıntıları algısı ile topluma kabullendirilmeye çalışılmıştır. Evrensel bilim ve sanat çevrelerinde hayranlık uyandıran Türkçe yazılmış İslami Dönem bilimsel ve sanatsal yapıtları, ideolojik yaklaşımlarla gözlerden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Cumhuriyetin daha ilk yıllarında başlatılan öz Türkçe sözcük türetme çalışmalarında kimi cumhuriyet kadroları ve aydınları daha çok Türk-İslam kültürü ile birlikte Türkçeye girmiş sözcükleri hedef almışlardır. Oysa tam da o yıllarda gittikçe kendisini daha çok belli eden Avrupa kaynaklı kültürel sömürü, Türkçeye telafisi güç zararlar vermekteydi. Avrupaileşmek tutkusuyla bu kültürel sömürüye söz konusu çevreler ulusal kültürümüzü sonuna kadar açmışlardır. Daha da ötesi Avrupa dillerine benzeterek sözcük türetme yoluna bile girmişler ve Arapça “tamam” sözcüğü yerine İngilizce “okey” e benzetilerek “okay” sözcüğü, Fransızca “bulletin”, “image”, “diyalekt” sözcüklerine benzetilerek “bülten”, “imge”, “diyelek” v.b sözcükler türetilmiştir. Yine bu ideolojik anlayış; yüzlerce asırlık Türk İslam kültürü ve İslami inanç ögelerine yabancı bakışla yön vermeye girişmiştir. Bu çevreler, “Nur içinde yatsın” gibi Anadolu ve bütün Türk-İslam coğrafyalarının kültürel birikimini yansıtan bir ifade yerine “Işıklar içinde yatsın” sözünü koyduklarında bunu en büyük Türkçecilik sanmışlardır. Ortak dil ortak paydadır, herhangi bir siyasal söylemin kurbanı edilemeyecek kıymette bir ortak yazgıdır. Buna karşın kimi aydınlar, seçkinci yaklaşım içindedir. İki farklı kesim sözde bir aydın tavırla, seçtikleri sözcüklerle ideolojik hesaplaşma içine girmişlerdir. Bu iki cepheden bir kesim; Batı kökenli sözcükleri sonuna kadar kullanmakta ve Batılı değerleri öncelemekte bir sakınca görmüyor. Yine aynı kesim, yeni türetilen öz Türkçe sözcüklere tarafmış gibi görünüp sözde kültürel ve dilsel sömürü karşıtlığı görüntüsü verme çabasındadır. Bir başka kesim ise İslami çevredeki kadim kültürü dogmatik anlayışla devam ettirmek için eski sözcüklere itibar etmektedir. Özetle bu iki anlayış Türkçeyi bir kez daha yabancı sözcüklerin istilasına maruz bırakmaktadır. Yine birinci grup kadim İslami kültürel geleneği bütünüyle ret ederek Batılı olanı hiç sorgulamadan kabul etme yoluna gitmektedir. Bu kesim ideolojik inatlaşmanın zirvede olduğu dönemlerde İslami kültürün göstergeleri olarak gördüğü Arapça, Farsça sözcükleri tasfiye ve Batılı bir kültürü inşa yolunda farklı yöntemlere başvurmuştur. Yine kadim İslami geleneğe ideolojik anlam yükleyen başka bir kesim de tam tersi bir yol izlemektedir. 1000 yıllık İslami tesir altındaki Türkçeye ve geniş halk kesimlerinin diline girmemiş Arapça, Farsça sözcükleri bulup kullanma yönelimi içindedirler. Geniş halk kesimleri tarafından benimsenmemiş Arapça ve Farsça sözcükleri yapay bir âlim, münevver tavrı sergileme düşüncesi ile kullanmaktadırlar. Bu iki ideolojik kesim de içinde yaşadıkları ve hitap ettikleri halktan kopma riskine karşın ısrarla bu seçkinci anlayışı devam ettirmektedir. Tarihsel süreç içinde onlarca büyük küçük uygarlıkla iç içe geçen ve ortak bir yaşam kuran Türkçe kimi zaman büyük bir dil kirliliği yaşamıştır. Bilimsel çevrede, edebi eserlerde ve toplumsal yaşamda görülen bu dil kirlenmesi, Türkçeye Anadolu coğrafyasında ve Türkçenin konuşulduğu kimi coğrafyalarda beka sorunu yaşatabilecek düzeylere ulaşmıştır. Bundan dolayıdır ki başka uluslarda da olduğu gibi dildeki bu kültürel sömürü kaynaklı kirlenmelere müdahale zorunluluğu görülmüştür. Bu çalışma Türk dilinin tarihsel serüveni içinde Türkçe ve Türkçe ile bağlı konular üzerindeki doğru ya da yanlış kanıları, çok bilinen savları bilimsel bir bakışla ele almak amacıyla kaleme alınmıştır. Çalışmanın bütününü görüş ve önerileriyle biçimlendiren, çerçevesini çizen hocam Prof. Dr. Mustafa Özkan’ı minnetle yad ediyorum. Salim YALÇIN Başakşehir 17 Şubat 2015