Masumiyet Karinesine İlişkin AİHM İçtihadının Danıştay Kararlarına Etkisi Üzerine
10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali: “Ben Masumum”, 20 - 26 Kasım 2020, (Özet Bildiri)
- Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
- İstanbul Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
1. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kökleri Roma
hukukuna kadar uzanan, günümüzde ise AİHS’te âdil yargılanma hakkının bir
unsuru olarak etkisini sürdüren “masumiyet karinesi” ilkesinin, disiplin
cezalarının yargısal denetimine ilişkin Danıştay kararları bağlamındaki etkisi
ve idari yargının temel haklar eksenli tekâmülündeki rolünü ortaya koymaktır.
2. METOD: Bu çalışmada, idari yargıda henüz
AİHS etkisinin gözlenmediği 1980 – 2000 arasındaki dönem ile AİHM kararlarına
atıfların görüldüğü 2000 – 2020 arasındaki döneme ait yayımlanmış Danıştay
kararları mukayese edilmiştir. Buna göre, aynı maddi vakıa sebebiyle kendisine
hem “disiplin fiili”, hem de “suç isnadı” yöneltilen bir kamu görevlisi
hakkında söz konusu eylemin vukû bulup bulmadığına dair iki farklı kesin hükmün
ortaya çıktığı çetrefil durumlar ele alınmıştır.
3. TEMEL BULGULAR: 1980 – 2000 yılları arasındaki
Danıştay kararlarında, ceza yargılaması neticesinde verilen delil
yetersizliğinden beraat kararlarının kamu görevlisinin tam olarak aklandığını
göstermediği, İdare tarafından uygulanan disiplin cezasının ise hukuka uygun olduğu
yönünde istikrar kazanmış bir yaklaşım söz konusudur. Ancak 2000 – 2020 yılları
arasındaki Danıştay kararlarında, âdil yargılanma hakkının bir unsuru olarak
masumiyet karinesi ilkesinin yalnızca ceza yargısında verilen kesin hüküm ile
mahdut olmadığı; aynı zamanda ilgili hakkında devam eden adlî veya idarî yargı
sürecinde de koruma sağlayacağı hususunu konu edinen AİHM kararlarına atıflar
yapıldığı; bu suretle yerleşik içtihadın Avrupa kökenli temel haklar rejimi
ekseninde tekâmül etmekte olduğu gözlenmektedir.
4. SONUÇ: Masumiyet karinesi, her ne kadar ceza
hukukuna ilişkin bir kavram olarak ortaya çıkmış olsa da, günümüzde hukukun
genel ilkesi hüviyetini kazanmış ve bir kül olan yargılama hukukunun (cezâ –
adlî – idarî) cüzlerine de sirâyet eden bir ilke hâline gelmiştir. Bilhassa
ceza hukukuna göre “suç” isnadına konu edilen eylemin, aynı zamanda İdare
tarafından “disiplin fiili” olarak görülmesi durumunda, masumiyet karinesinin
disiplin soruşturması sürecinde de korunması gerektiği, günümüzde hem AİHM hem
de Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarında açıkça kabul
edilmektedir. Strazburg (AİHM) içtihadının Türk idari yargısı tarafından
benimsendiğine delâlet eden Danıştay’ın güncel kararlarında ise, disiplin
cezasına temel teşkil eden eylem (disiplin fiili) hakkında yürütülen ceza
yargılaması mahkûmiyet kararı ile neticelenmediği müddetçe, İdarenin söz konusu
eylemin “sübûta erdiğine” dair bir önyargı ile soruşturma yürütmesi; idari
yargıda disiplin cezalarına karşı açılan davalarda ceza davasından delil yetersizliğinden
beraat edilmiş olmasına atıfta bulunularak “isnat edilen suçun işlendiği
yönünde” izlenim oluşturacak şekilde “suçlayıcı dil kullanılması”; her ne kadar
ceza davasında bahse konu “eylemin kesin, somut ve inandırıcı delillerle sübûta
ermediğine” karar verilse bile, idari yargıda aynı eylemin “sübuta erdiği”
gerekçesiyle disiplin cezasının hukuka uygun olduğuna karar verilmesi, bundan
böyle masumiyet karinesinin ihlâl edildiği anlamına gelecektir.
1. PURPOSE: This paper aims to examine the effect
of the principle of the presumption of innocence on the case law of the Turkish
Council of State regarding the judicial review of disciplinary sanctions.
Rooted in Roman law and currently upheld as a fundamental element of the right
to a fair trial under the European Convention on Human Rights (ECHR), this
principle plays a significant role in the fundamental rights–based
transformation of the administrative judiciary.
2. METHOD: The study compares the officially
published case law of the Council of State from two periods: 1980–2000 (when
the influence of the ECHR was not yet observable) and 2000–2020 (when
references to ECtHR case law became evident). Within this framework, the paper
focuses on problematic cases where a public official was subject to both a disciplinary
investigation and a criminal charge based on the same factual event, resulting
in conflicting res judicata determinations on whether the act in
question occurred.
3. KEY FINDINGS: In the 1980–2000 period, a consistent
approach is observed in which the disciplinary sanctions imposed by the
administration were upheld as lawful, based on the view that acquittals due to
lack of evidence did not indicate a full exoneration of the public official.
However, in the 2000–2020 period, it is acknowledged that the presumption of
innocence extends beyond the conclusion of criminal proceedings. The case law
began to cite ECtHR jurisprudence, which affirms that the presumption applies
in ongoing civil or administrative proceedings as well. Thus, it is reasonable
to conclude that the Council of State’s jurisprudence has been evolving in a
direction aligned with European fundamental rights standards.
4. CONCLUSION: Although the presumption of innocence
originated as a concept in criminal law, it has developed into a general
principle of law that now applies across various branches of judicial
law—criminal, civil, and administrative alike. Particularly in cases where an
act that constitutes a criminal offence is also deemed a disciplinary
infraction by the administration, both the ECtHR and the Turkish Constitutional
Court now clearly affirm that the presumption of innocence must be observed
throughout ongoing administrative proceedings.
Recent case law of the Council of
State indicates increasing recognition of Strasbourg jurisprudence by the
Turkish administrative judiciary. Accordingly, the following practices now risk
violating the presumption of innocence:
- if
the administration conducts disciplinary proceedings with a presumption of
guilt (i.e., assuming the act occurred);
- if
administrative courts use accusatory language referencing a criminal
court’s acquittal “due to lack of evidence” in a manner that implies
criminal responsibility;
- and
if, despite a criminal court’s acquittal on the grounds that the act was not
supported by clear, concrete, and convincing evidence, the administrative
court still finds the disciplinary sanction lawful based on an assumption
that “the act occurred.”